Harflerimiz, mefhumlarımız ve mazmunlarımız değişti ilk önce. Muktedir olan Batı’yı kopyala ve yapıştır yoluyla bizim medeniyetimizin yerine ikame edecek neredeyse!
“Batı’nın tekniğini alalım” sözünün özü, iyi olanı -evrensel anlamda- alalım, kendi potamızda eritelim demekti. Zaten içinde bulunduğumuz medeniyet dairemizin güneşi şöyle diyor: İlim Çin’de de olsa alınız.
Netekim, asri olmak adına böyle merhalelerden geçmek zorunda kalmış nesiller. Onların çocukları, onların da çocukları derken sadece edebiyatımıza değil, geçmişimize de bir alçağa bakar gibi bakıyoruz.
Efsane bir film olan Hababam Sınıfı’nda bu eski-yeni çatışmasını görebiliriz. Eski’nin mümessili Zühtü Hoca kötü ve fesat bir tiptir. Ve derslerinde Klasik Edebiyatımız ile dalga geçilir. Leyla Hoca’nın derslerinde de böyledir. En azından bu filmi izleyerek büyüyen nesil, Divan Edebiyatı deyince İvan Pavlov’un deneği gibi bir şeye şartlanarak, “failatün mefailü failatün” demeye başladılar.
Şunu es geçiyoruz. Bu edebiyat bizim. Başkasının değil. Yüzyıllar önce bu cümleyi söylemiş bir insan vardı: “Bana ne gönül ateşinden başka yanan var ne de kapımı sabah rüzgarından başka açan.*” Fuzuli diyor bunu. Hissedilen şeyler aynı. Bunun nesiyle dalga geçebilir insan, anlamak mümkün değil.
Halbuki klasik edebiyatımızın mazmunlarını çok güzel kullanan bir müzik grubumuz var, Yüksek Sadakat. Şarkı sözlerine baktığımızda Klasik Edebiyatımıza ait öğeleri göreceksiniz. En azından “Pervane” şarkısında çok bariz.
*Ne yanar bana âteş-i dilden özge, ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı…
[13 Cuma, 03.59]
Design by Simon Fletcher. Tumblr kaynaklı.
© Copyright 2010